Yalnız, çıplak ve ölü…
Kapıyı açıp içeri girdiğinde gördüğü manzara korkunç olmalıydı. Çantayı elinden kenara fırlattı ve kapının kenarında yatan morarmış çıplak cesetimle karşılaştı. Ve sonra korku dolu bir “Anııııll” sesi yankılandı apartmanın o çık çık bitmeyen merdivenlerinde. Dokundu, buz gibiydim ve çok kötü kokuyordu bedenim. Kalbimi, nabzımı yokladı hızlıca, sarstı. Sonra sarstı bir daha, bir daha, bir defa daha. “Ölmüş, Anıl ölmüş” döküldü dudaklarından sessizce. Telefona gitti eli, sonra vazgeçti. Odasına gitti ve bir örtüyle geldi. Örterken o mavi örtüyü çıplak vüduma, haykırdı: “Allahım, Allahım, n’olmuş burada?”
…
Cuma günleri yorucudur ama müjdecisidir de tatilin. Sabahları zor başlar da, öğlene doğru kıpırdamaya başlar beden. Çünkü tatildir, çünkü dinlenmedir gelen.
O gün de işte öyle bir Cuma idi. İşimi erkenden bitirdim. Elimde çantamla yürümeye başladım Osmanbey’den Mecidiyeköy’e. İnsanlar, cadde boyunca kah yürüyorlar, kah durup vitrinlere bakıyorlardı almaya niyetli niyetsiz. Hava güzeldi ve kaldırımlar kalabalıktı. Yollar, insanları çağırıyordu ki; belliydi, insanlar da umarsız kalamıyordu bu çağrıya. Eve doğru ilerlerken geniş kaldırımlarda, uzun zaman görmediğim bir arkadaşım geldi aklıma. Onu arayıp görüşmek geçti aklımdan. Neden sonra, ev arkadaşımın Ankara’ya gideceği geldi aklıma o gün. Arkadaşımı görmektense, eve gidip dinlenmeyi daha çok istedi birden yorgun ayaklarım.
Evde yalnız kalmayı hem severim, hem de sevmem ben. Yalnız kalmak başlarken iyidir, kendi kendine kafa dinleyeceksindir de; bu duygu kısa sürede biter ve sıkıntı sarar bedeni. İşte yanlızlığa başlamanın o ilk hoş fikri çekti o gün beni eve. Evde yalnızca bir kadehcik içilmiş bir şişe vodkam vardı ve yiyecek bir şeyler de olsa harika olurdu. Yol üstündeki markete girdim keyiflice. Kutu konserveler aldım. Sonra yoğurt ve bir miktar çerez. Kasiyer kızın da keyfi yerindeydi ki, tatlı bir gülümseme attı. O gülümsemeyi de koyarak poşetime çıktım.
Eviniz beşinci katta olsa sizin de ve asansörü olmasa, hele ki Cuma’ya gelmişse yorgunluğunuz; eminim siz de bir miktar uyuklardınız eve gelince. Hızlı hızlı attım aldıklarımı dolaba. Üzerimdekileri bile çıkarmadan uzandım yatağa. Bir yarım saat hareketsiz yattım öylece. Dalıyordum ki upuzun bir uykuya, aç olduğum geldi aklıma birden. Kalktım, açtım en yağlı görülen o sarma konservesini. Açar açmaz, hemen attım ağzıma bir tanesini. Ama olmazdı ki, sarma böyle yapılmazdı ki. Kalın yaprakları çiğnerken ağzımda, bir ağaca dadanmış bir otçul gibi hissettim kendimi. İştahım kaçtı. “Bari duş alayım da uykum açılsın”ı geçirdim içimden.
…
“Allahım, ben ne yapacağım? Ben ne yapacağım?” diye bağırdı acı dolu. İnsan, acı ya da ölüm başkasının da olsa; başkasına değil de kendine üzülürmüş. Bunun farkında değildi eminim ki, bağırırken. Bir o yana, bir bu yana yürüyordu. Akan su sesini farkedince, önce mutfağa yöneldi. Tezgah üstünde, içinden bir tane yenmiş bir kutu sarmayı gördü. Sonra mutfağın karşısındaki banyoya koştu. Küvetin içinde, yere düşmüş duş başlığından su ağır ağır akıyordu…
…
Ben suyu çok severim. Hani imkan olsa, saatlerce kalsam suyun altında, bana mısın demem. Hatta daha uzun kalayım diye eğlencelikler yaparım, şarkılar türküler söylerim duş alırken. O gün de öyleydi işte. “Bu tepe karlı tepe” diye bir kaç gündür dilime dolanmış türküyü söylüyor, bir yandan da bir arkadaşıma yapacağım bir hınzırlığı planlıyordum duştayken. Birden nefesim kesildi, birden oldu, birden. Boğazıma su kaçmıştı. Önce geçer diye düşündüm. Hızlı hızlı öksürdüm. Ama olmuyordu, olmuyordu işte, nefes alamıyordum. Sonra telaş sardı bedenimi. Duş başlığını yere çarptım. Hayır, nefes alamıyordum, alamıyordum. Küvetten fırladım, öksürüklükler içinde banyo kapısını açtım. Koridorda garip bir ses çıkararak koşturdum ve kapının dibinde yere kapaklanıp çırpınmaya başladım. Nefes alamadıkça, nefes alamamanın çıkardığı ses büyüyor ve beni sessizliğin olacağı o ana sürüklüyordu. O an anladım ki ben artık ölüyordum.
…
Ağır ağır doğrulurken, gözlerimden yaşlar geldi. O kadar yorgundum ki. Öksürmekten ve o garip sesi çıkarmaktan yorulmuş bedenim, tir tir titriyordu. O son gayretli öksürmem olmasa evet, ben kapının dibinde yalnız ve çıplak bir ölü olacaktım şimdi. Kafamın içi binlerce sesle uğulduyordu.Tam üç gün sonra; yalnız, çıplak ve ölü olarak bulacaktı Ankara’dan dönen ev arkadaşım. O ana gitti fikrim. İrkildim.
“Yalnız, çıplak ve ölü” döküldü dudaklarımdan. Ölüm olacaktı evet, bundan kaçış yoktu. Ama bu şekilde bir ölüm de olmamalıydı hani. Çıplak doğan insan, çıplak ölmeli diyebilirdim belki ama; yalnız ölmek fikri çok dokundu bana. “Eğer fikrim kalabalıksa benim, ben kalabalıklarda ölmeliyim.” dedim.
Gülümseyerek kurulandım. En azından bir eli tutarak ölmek için bir şans verildi belki de bana. “Yalnız ve çıplak” ölmemek için giyindim ve bu yeni şansıma çok sevindim…
Anıl abicim valla öyle bi yazmışsın ki, hani utanmasam iyi ki kaçmış su boğazına dicem

Büyük geçmiş olsun…
Umduklarını tutkulara çevirmen, tutkularını da gerçekleştirmen dileğiyle…
İyi geceler “Kalabalık, giyinik ve canlı” adam
Anılcım çok güzel bir yazı, dün anlattığın eve hırsız girmiş sohbetındeki gibi okurken yine heyecanlandım:)