Özdemir Asaf
]]>Sevgi emekti!!!
-Sevgi neydi?
-Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti.
“Al Yazmalım, Selvi Boylum”un final sahnesinde, Asya(Türkan Şoray)’nın iç sesiyle beynime kazındı bu cümleler. Filmin sevimli çocuğu Samet, kendisine “babalık” yapan Cemşit(Ahmet Mekin)’i seçtiğinde; hiç de yadırgamadım bunu. Samet’in seçimi, aklın ya da gözü kara bir sevdanın aksine; kendisine “emek” vereni, kendisine “öpücüklerden bir dünya kuranı” fark eden çocuk saflığının yansımasıydı sadece. İşte o nedenle doğru söylüyordu Asya, sevgi emekti. Sevmenin en güzel şekli, işte, sevda duyulan “şey” için emeğini ortaya koymak ve bunun hissini “ona” sunmaktı.
Ankara’nın soğunda, sıcacık başka bir Samet hikayesi yazıyordu bugün gazeteler ise. Tekel işçileri, tam 48 gündür, tüm soğuğuna rağmen Ankara’nın, onurları ve çocuklarının geleceği için mücadele veriyorlar. Özelleştirmenin soğuk yüzü olan 4C dayatmasına karşı, onlar çok sıcak bir sesle cevap veriyorlar: “Güvenli bir gelecek, güvende bir iş ya da genel grev, genel direniş!!!”
İşte bu kararlı duruşun sergilendiği Ankara’da, yine “sevgi” ve “emek” dolu bir Samet hikayesi dinledim bugün. Kemirilmiş(!) dişleriyle, bir battaniye altında ve elinde bir broşürle resmediyordu fotoğraflar O’nu. Onu belli ki battaniyeden çok, babasının yanında olmak ısıtıyordu. Tekel işçisi olan babası, O’nun geleceği için üşürken meydanlarda, O da onun yanında olmayı seçivermişti çocuk aklıyla. Okumayı yeni söküyordu Samet. Ve o fotoğraftaki broşürle pekiştiriyordu okumasını. Eylemin sözcükleri ile kurulan cümleler, onun okulda okuduğu cümlelere hiç de benzemiyordu, besbelli. Slogan slogan büyürken sözcükler, küçücük dili neleri ifade ettiğinin farkında bile değildi belki. Ama bilmese de ne okuduğunu küçük Samet, O orada “devrimi” heceliyor, “emeği” ezber ediyordu.
Ankara meydanlarında, artık cümle alem de biliyor ya, bir şeyler oluyor. Artık Samet topu değil de, slogan atıyor. O da, aynı filmdeki adaşı gibi, çocuk aklıyla ve saflığıyla emekten yana saf tutuyor. Ve Ankara’nın soğuğunda, “Sevgi emekti.” dedirten bir fotoğraf karesi hem içimizi, hem fikrimizi ısıtıyor.
]]>Ama orada, hakikaten zaman çok yavaş akıyor sanki. Bir şeyin gelmesini çok arzuladığınızda, bir şeyi çok beklediğinizde; bu böyle olurmuş; ki öyle oldu. Saat takmayı ve saate bakmayı pek sevmeyen biri olan bana bile; artık bitmesine rağmen, sıklıkla saate bakma “tikini” bıraktı bu “yavaş akıyor sanki zaman” hissi. Kaç defa saate baktım bu beş ayda, bilemezsiniz. Kaç kere rasgele saati, dakikayı ve saniyeyi aynı sayı olarak yakalayıp, kendimi şanslı sayıp sevindiğimi de bilemezsiniz. Bilerek o anı yakalamak için bekleyişlerimin sayısını sormuyorum bile size.
Oysa şimdi bir yanılsamayı daha yaşıyorum. Yaşadıklarımın ne kadar da çabuk geçtiğini düşünüyorum. Zaman denilen şey, harcanıp tüketilmeye ne kadar da hazır bir şey böyle? Ve tükettikçe nasıl da anlamsızlaşıyor bu meret? Otobüs garına indiğimde, beni bekleyen annem ve babam sanki oradan hiç ayrılmayıp, tekrar beni geri almışlar gibi hissettim, inanmazsınız. Böyle bir rüya hali.
İnsan alışmalarını yaşıyor ve alıştıkça da, daha bir yaşıyor sanki. Ne yalan söyleyeyim, ben oraya da alıştım. İnsan, ne kadar da az ihtiyacı olduğunu görüyor orada. Bütün maddiyatlarımız, lükslerimiz anlamsızlaşıveriyor. Dedim ya, insan alışmalarını yaşıyor. Olmayana alışıyor insan orada; kıyafetinin güzel olmadığını ama üşütmediğini bilerek, aslında ne kadar da şanslı olduğunu düşünmeye alışıyor insan. Sonra; sıcak yemek, sıcak yatak ve dost sohbetinin insanı yaşatmaya yeteceğini görüyor ve buna alışıyor. Özlemeye alışıyor, telefon çaldığında koşmaya alışıyor. Yardım etmeye ve paylaşmaya alışıyor. Beraber bir çileye katlanmanın, dostluğa nasıl da değer kattığını görüyor insan ve çilelere ortak olmaya alışıyor.
Ama bir şeye asla alışamadım ben. Kapalı kapılar ardında kalmaya, sürgüyü açıp çıkabileceğim o sarı siyah kapının, beni insanların rahat rahat gezdiği o yoldan ayırmasına ve istediğinde çekip gidememelere alışamadım ısrarla. İnsan, özgürlüğü için neler vermezmiş? Hafta sonu “salıverilmelerimizi” bile nasıl sevinçle yaşadım, hangi şımarıklıklara büründüm, anlatamam. “Tutsaklık müşkülmüş” işte, bunu gördüm. Tutsak kalsam dedim hep, dayanamazdım herhalde. Gerçekten suçsuz yatan insanları düşündüm cezaevlerinde. Düşünce suçlularını düşündüm, “başkaları” için kapalı kalanları. Kendimi yerlerine koydum hep. Böyle insanların varlığı içimi ısıttı ve sanırım onları ben orada daha iyi anladım.
O kapalılıkta işte ben, bir kızı sevdim. Etrafımda dolandı durdu. O da orada benim gibi kapalıydı. Ama o, bunun farkında bile değildi belki. Beraber şarkı söyledik, beraber el ele gezdik. Ben ona hikayeler anlatırdım, o bana kocaman gözlerle bakardı. Gıdıklardım kulağından, elmaya benzeyen o yanaklarını öperdim. Pencereden bakardı ve ben gizliden bir göz kırpardım; bir de bakmışım saçına takmış tokayı, kapıya çıkardı. “Uçurtmayı Vurmasınlar”ı yaşattı bana Melike orada. “İnci”nin nasıl “Barış”ı varsa; benim de hayatla “barış”ım Melike oldu.
O beni unutacak elbet, belki de unutmuştur bile çoktan. Başka bir asker abisi kovalıyordur bisikletini şimdi, kim bilir? Ama ben onu unutmayacağım artık. Kim bilir, O da bir gün belki bunları okur ve bilmeden mutlu ettiği bir insanın varlığına şaşırır ve sevinir.
Büyü emi, Melike, büyü. Büyü de; sen de bu yazıyı oku bir gün ve gülümse. O gün işte ben, bu askerliği “iyi bir şey için” yapmış olurum küçük kız…
]]>Düzgünüm demek, ne kadar zor değil mi? Ya da doğruyum, hatalarım azdır demek? Doğru yerde durdum, doğru işler yaptım demek kolay olmasa gerek. Safça soruyorum bunu. Ben bir sürü hatamı biliyorum. Yoksa sadece ben mi? Sen yapmadın mı hiç hata, ya da çok az mı yaptın? Herkes öyle mi?
Ayna ya bu işte, gösterecek elbet. Kirli, çirkin yanını da gösterecek de, güzel yanını da gösterecek. Hani sabah kalktığında bakarsın aynaya da, beğenmezsin yüzünü ya. Ama illaki beğendiğin bir yerin de olur. Ben kaşlarımı beğenirim mesela. İllaki beğeneceksin kendini biraz. Safi kötü olmaca yok ki. “Bunu da ben iyi yaparım” diyeceklerin olacak, vardır.
Ne diye tanımlarsın ki kendini peki? Çalışkan mı, dürüst mü, adil mi? Tembel mi, sahtekar mı, zalim mi? Sağcı mısındır, solcu mu? Liberal, sosyalist, faşist, anarşist? Hepsinden biraz mı yoksa? Sözcükler yetmez değil mi kendini anlatmaya? Onun içindir ki okuması en zor kitaptır insan. Ama illaki anlatmak gerek desem, hangi sözcükleri yazarsın kağıda kendin için? Ben çalışkanım, dürüstüm falan yazabilir misin hemencecik? Ya da ben sosyalisttim de galiba biraz liberalmişim demeye dilin varır mı? Ama varacak, kuralımız bu.
Kendini anlamak zor mesele, kalıplara girmek en zoru. İyiyi sahiplenmek istiyorsun da, vicdanın öyle olmadığını biliyor zaman zaman. Sonra kötüyü de konduramıyorsun kendine. Oysa rakı içmek gibi bir şey hayat. Biraz rakı, biraz su. Öyle oluyor, öyle gidiyor. İçmeyeni, sek içeni bilmem, saygısızlık etmek istemem. Ama biraz iyi, biraz kötü. Öyle bir şey yaşadığımız.
İyi olmak istiyorsun oysa değil mi? İyi nedir diye sorup felsefeye dalmalar falan da değil. İyi işte. Kendin için istemeyeceksin. Yaşayacak kadar, yetecek kadar. Ya da olacaksa da herkes için harcamaca, “hastane yaptırmak istiyorum.” demek gibi. Güzel olmak işte sütünü içmiş uyuyan bir bebek gibi. Ya da tertemiz sevmeler gibi. Tariflere gülümsemek gibi…
İyi yazmak kendin için kağıda. İçin rahat yazmak, öyle basitçe, hemence. İhtişamsız ve önemsizce. Her gün yaptığın bir iş gibi, sıradanca. Yazmak istediğin gibi yazmak sonra. İstediğin gibi yazmak kendini. Pişmanlıksız ve neyse o. Sosyalist mi, faşist mi, neyse o.
Kağıt çok tozlu oysa, yazmalar güç. Ama yine de yazmayı düşünmek lazım, kalem doğrultmak lazım “iyi” yazmaya. Ara sıra hatırlamak gerek güzel güzel yazamadığını, kirlettiğini. Ben neyimi unutmamalı insan.
Ara sıra anımsamalı işte…
]]>Anılarımın ucu yanmış bir sayfasında duruyor gözlerindeki korku. Korkmamalı değil mi insan oysa, korkmamalı evinde? O ev ki kaç bin yıldır durur burada. O ev ki, yalkı gibi atlar koşardı bahçelerinde. Bir Kızılırmak akardı içinde. Sonra yeşil, sonra mavi, sonra kızıl. Renkler dolanırdı, yansılanırdı.
Zeus’un topu kaçardı ara sıra, hatırlar mısın? İskender de kesivermişti ipini Helen’in. Hızır pek hınzırdı da; İlyas, efendi çocuktu hani. Mehmed, pek severdi Bektaşi’nin fıkrasını, gülerdi…
***
Hikayeler de bir şey ifade etmiyor değil mi çocuk? Hikayeler de avutmuyor işte? “O ev, benim de evim” dedirtmiyor insana? Korkmanı engellemiyor? Acı tatlı hikayeler değil, sonra bir türkü değil “ıssızlığın ortasında”, şiir değil ne bileyim, “ben yanmazsam, sen yanmazsan” değil. Bunlar değil, anlayamam.
Camide “Allahu ekber”. Otel önü “Allahu ekber”. Zikrini uyguluyor, o fikri zebaniler. Ne kul razıydı oysa bu işe, ne Allah. Ama işte polis durur, asker durur, itfaiye durur. Bunlara sığınsan ne olacak? Belediye başkanı durur, Başbakan durur. Göz göre göredir işte, bile biledir. Bir alevdir, bir kızıl cehennem. Anlamak mümkün değildir ki çocuk, gözlerimin gördüğünü bile diyemem.
***
Yavuz mu kesti seni, Hızır Paşa mı astı? Dirildin de Pir Sultan gibi, Çorum’a mı gittin yoksa? Sonra Serez, Malatya ve Maraş? Nerden geldin sen Sivas’a çocuk, nerelerde yayladın? Kaç acı biriktirdin çocuk, kaç bedene büründün? Kaç ağıtta söylendin, kaç türküde dillendin?
Ben bilemem seni çocuk, acını hiç tatmadım. Ağlarsam yalan ağlarım, söylersem yalan. Feryadım yalan, isyanım yalan. Derdin kavlasa da bedenimi her ne kadar; bilirim çocuk, ateş beni ısıtır, seni ise yakar.
]]>Radyoda Yozgat sürmelisi
<< Dersini almış da ediyor ezber >>
Aklıma illaki sen düşer,
Aklıma sevdiğin türküler.
Nefes aralarımsın sen benim
Es vermelerimsin dize başlarında
Öyle okunmaz o şiirlerimsin.
Yasak kitap,
Yasak kaset,
Yasağı öğretenimsin.
Ve tabii korkmamayı…
Memleket diyorsam ben,
Çiçek açacak bu dağlar elbet
Ve görmüyorsam bu yolda çabayı
Ne bir lütuf, ne de bir zahmet
Senin gibi sevmemdendir bu ülkeyi
Bir türkü gibi,
Bir şiir gibi,
Sen gibi seviyorum seni
Sen ki, << çağın en güzel gözlü >>
Matematik öğretmeni.
Gerekli, gereksiz diye tartışmanın ötesinde bir acının hikayesidir mayın. Söylemediğimiz, bilmediğimiz ve beraber ağlamadığımız acılarımızdan biridir işte. Bir ağlasak beraber şöyle hıçkıra hıçkıra belki, silinecekmiş gibi durur, tüm dinmeyen acılar gibi.
Ağlamamıza izin vermiyorlar işte. Ağlamadan korkulur mu oysa? Ağlamamızdan bilin ki korkuyorlar. Oysa söylenecek ne kadar çok söz vardı mayın üstüne. Dinlenecek ne kadar çok acı vardı orada. Yarım asırdır beklemiş, yarım asırdır birikmiş, yarım asırdır susmuş. Hani bir başlansa anlatılmaya, en taş kalplisini ağlatacak hikayeler belki.
Diyorum ya, ağlamamıza izin vermiyorlar. Toprağı nasıl temizleyeceğimizi konuşuyoruz günlerdir işte. Zaten yıllardır bize ait olmaktan çıkmış toprakları, yabancıya verelim bir yarım asır daha diyor Başbakan. Israr ediyor, tehdit ediyor. “Bu yasa ge-çe-cek” diye haykırıyor kürsüden. Eller kalksın istiyor sorgusuz sualsiz. Ki korkulu rüyası olmuyor bu defa. Yeni bir 1 Mart olmuyor Meclis’te. Kiralama yasasını bir emlakçı edasıyla geçiriveriyor “AKP” milletvekilleri.
Tek aklı başında öneriyi sunuyor bu sıralarda CHP. Temizlenen toprağı, topraksız köylüye dağıtalım diyor. Yetmişlerde coşturan “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganından sonra, CHP; “toprak” adına en önemli söylemini ortaya koyuyor, belki yankı uyandırmasa da.
Oysa ağlamamıza izin vermiyorlar işte. O yabancıya kiralanacak topraklarda, bacağı on metre ötede bedeninden, öldü Galip. Bağıra bağıra öldü Galip. Hiç kimseler duymadı oysa öldüğünü, hiç kimseler yardımına gitmedi. Jandarmalar getirdi cesedini köyüne. Kaçakçının ölüsü tanınmazdı heyhat, tanımadı babası, tanımadı kardeşi, ağlamadı anası, ağlamadı karısı. Yası tutulmadan götürdüler Galip’i, ağıtı yakılmadan. Bir kara, bir kanlı anı olarak kaldı Galip, uzaktan ne olduğunu bilmeden bakan ufacık oğluna…
Şimdi diyorum ki, temizlemek yetmez o mayınları topraktan. Toprağını paylaşmak değildir sadece sorunu mayının. Galip’in oğluna bıraktığı o kirli ve kanlı anıları temizlemektir asıl iş. Milyon dolarlık, milyar dolarlık mayın temizleme ihalelerini konuşurken sürekli, bu ülkede aslında bir anıları temizleme ihalesi açmamız gerektiğini konuşmak gerek sanırım. Yeşil yeşil dolarlar gerekmeyecektir bu ihaleyi almaya hem de. Biraz gözyaşı ve bolca umut, kazandırır bize bu “anıları temizleme ihalesini”.
Öbürünü pazarlarlar nasılsa, alır birileri mayın temizleme ihalesini. Ben ise bu ihaleye varım işte, “anıları temizleme ihalesine”. Ben ise bu ihaleye varım işte, “Galip’in oğluna, bu sefer babasının adıyla bir his bırakma ihalesine”.
]]>“Olmuyor.” dediler bana dün. “Sen yapamıyorsun.” dediler. Bir türlü düzene girememi yerdiler benim. Oysa ne yetenekliymişim de. Yaparmışım da. En iyilerine layıkmışım da. Kötü niyetle söylemedikleri besbelli. Beni, benden çok sevdikleri, biliyorum ya besbelli.
İyi, daha iyi; başarılı, daha başarılı olmaya alıştırıldım ben. Zorlanmıyordum da, yapıyordum. Yani mükemmelim cümleleri değil bunlar. Yapıyordum işte. Farklı düşünüyordum, beynim farklı bakıyordu olaylara. Ki ben söylemiyordum bunları, etrafım söylüyordu. Söylüyorsam şimdi, anlatmak içindir durumu. Bu şeyler, konuşulacak şeyler değildir benim için. Çok utanırım bilakis.
Duymak istediklerini söyleyebilirim, gerçekten. Hatta onları şaşırtabilirim de. Lacivert toplantılarda, siyah beyaz ahkamlar kesmeyi biliyorum pekala. Kurumsal kimliğe bürünebilir şu mavi kimliğim.
Off, olmuyor işte. Bir yeteneğinin olmadığına inanmak ne kadar zor. Yani, “tamam işte, ben buyum.” diyememek ne kadar zor. Standartlaşan yaşamlarda, yetenek sayılan şeyleri kabullenmemek ne kadar zor. Biçilen giysiler dar geliyor, anlatabiliyor muyum? Geniş giysi almaya da mecalim yok, anlatabiliyor muyum?
“Düzen kur” dediler bana dün ısrarla. Düzensizliğimi yüzüme vurdular. Azarladılar beni, çok üzdüler. Yatağını topla dediler. Gömleğini as! As, şu bedenini as! Yaşam biçtiler bana dün. Zorlama dediler hiç. Bu olduğumu söylediler bana dün. Bu olmamayı oysa ne çok isterdim, bilemediler…
]]>Öyle bir uykuya dalsam oysa. Yüzyılları, binyılları biriktirerek kalksam. Bir uyku ki zamanı, insanlığa eş değer. Tüm acılarını, tüm mutluluklarını, nesi varsa onu biriktirerek kalksam zamanın. Bilmeye ve sevmeye dair ne varsa diyorum. Safi bilgi ve safi sevgi.
Sonra “o sözü” söylesem, bilgece söylesem. Bilmenin ve sevmenin o büyük sözünü. Ne olduğunu öğrenmeye yorulduğum hani. Bilmemenin acısını büyüttüğüm hani.
Evet, uyuştursanız geçer belki. Yanıyor kafamın içi, bir alev topu büyüyor. Şakaklarım zonkluyor, gözlerim kan çanağı, kanıyor.
Bir ses de olabilir hani, fısıldayan bir ses kulağıma. Ses ki kendisi aslında bir büyüdür. Ve kapılan tüm o fareler haksız değildir, o tılsımlı kavalın sesine. Bir ses olmalı evet, anlatan gerçeği. Demeliyim ki; “O ses bir büyüdür, kapıldım da biliyorum ki, o ses şimdi benim yüreğimi büyütür.”
Gece büyüyor da büyüyor. Uyuşturun diyorum beni, uyuşturun beynimi. Artık bu beden çok yoruluyor…
]]>