Moru mor bahçelerde
Gezsek seninle
Öyle yalın ayak
Yamyapıldak.
Koşuşuna baksak
beyaz atların
Sonra lavanta kokuları
Ve anaç bir kısrağa benzeyen
Bereketi tabiatın.
Bayılıversem ne?
Ölüversem ne hani?
Elim elinde bir kelebek,
Elin elimde bir kelepçe.
Tutsak ediyor beni
O alev gözlerine.
4 April 2010 23:30 |
Belirsiz |
Yorum Yok
Resim yapıyorlar,
Şiir yazıyorlar..
Ses besteliyorlar sizin için.
Saz çalıyorlar,
İçki içiyor, sarhoş oluyorlar.
Sizin için.
Sizin için…
Özdemir Asaf
8 March 2010 02:00 |
Belirsiz |
Yorum Yok

Sevgi emekti!!!
-Sevgi neydi?
-Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti.
“Al Yazmalım, Selvi Boylum”un final sahnesinde, Asya(Türkan Şoray)’nın iç sesiyle beynime kazındı bu cümleler. Filmin sevimli çocuğu Samet, kendisine “babalık” yapan Cemşit(Ahmet Mekin)’i seçtiğinde; hiç de yadırgamadım bunu. Samet’in seçimi, aklın ya da gözü kara bir sevdanın aksine; kendisine “emek” vereni, kendisine “öpücüklerden bir dünya kuranı” fark eden çocuk saflığının yansımasıydı sadece. İşte o nedenle doğru söylüyordu Asya, sevgi emekti. Sevmenin en güzel şekli, işte, sevda duyulan “şey” için emeğini ortaya koymak ve bunun hissini “ona” sunmaktı.
Yazının tamamını okuyun »
31 January 2010 12:25 |
Belirsiz |
Yorum Yok
Evet, orada zaman çok yavaş akıyor sanki. Aslında bir arkadaşıma ısrarla söylediğim gibi, günler hep 24 saattir, 1440 dakika falan. Bu kadar basittir bu; öyle hızlı akması, yavaş geçmesi hep yanılsamalarımızdır bizim. Ama tek yanılsamamız bu olmadığı gibi; diğer yanılsamalarımız gibi, buna da alışmışız işte.
Ama orada, hakikaten zaman çok yavaş akıyor sanki. Bir şeyin gelmesini çok arzuladığınızda, bir şeyi çok beklediğinizde; bu böyle olurmuş; ki öyle oldu. Saat takmayı ve saate bakmayı pek sevmeyen biri olan bana bile; artık bitmesine rağmen, sıklıkla saate bakma “tikini” bıraktı bu “yavaş akıyor sanki zaman” hissi. Kaç defa saate baktım bu beş ayda, bilemezsiniz. Kaç kere rasgele saati, dakikayı ve saniyeyi aynı sayı olarak yakalayıp, kendimi şanslı sayıp sevindiğimi de bilemezsiniz. Bilerek o anı yakalamak için bekleyişlerimin sayısını sormuyorum bile size. Yazının tamamını okuyun »
27 January 2010 00:17 |
Kişisel |
1 Yorum
Ne diye tanımlarsın kendini? Hiç bakar mısın kendine, hayatını durdurup? Ama en saf halinle hani? Yalan söylemece yok; kendini kandırmaca, kayırmaca yok. Dört bir yerden ayna tutmak gibi bir şey işte.
Düzgünüm demek, ne kadar zor değil mi? Ya da doğruyum, hatalarım azdır demek? Doğru yerde durdum, doğru işler yaptım demek kolay olmasa gerek. Safça soruyorum bunu. Ben bir sürü hatamı biliyorum. Yoksa sadece ben mi? Sen yapmadın mı hiç hata, ya da çok az mı yaptın? Herkes öyle mi?
Yazının tamamını okuyun »
10 July 2009 15:44 |
Belirsiz |
2 Yorum
Ben senin acını bilemem çocuk. Ne yandı evim, ne yıkıldı meskenim. Ateş beni ısıtır, seni ise yakar. Ben senin acını bilemem çocuk. Ağlayamam.
Anılarımın ucu yanmış bir sayfasında duruyor gözlerindeki korku. Korkmamalı değil mi insan oysa, korkmamalı evinde? O ev ki kaç bin yıldır durur burada. O ev ki, yalkı gibi atlar koşardı bahçelerinde. Bir Kızılırmak akardı içinde. Sonra yeşil, sonra mavi, sonra kızıl. Renkler dolanırdı, yansılanırdı.
Zeus’un topu kaçardı ara sıra, hatırlar mısın? İskender de kesivermişti ipini Helen’in. Hızır pek hınzırdı da; İlyas, efendi çocuktu hani. Mehmed, pek severdi Bektaşi’nin fıkrasını, gülerdi…
Yazının tamamını okuyun »
2 July 2009 00:00 |
Belirsiz |
2 Yorum
Şekersiz içiyorsam çayı,
Kahveyi sade
Ve ağlamamaya diretiyorsam
En yürek yakan halde
Benzeyeyim diyedir sana
Radyoda Yozgat sürmelisi
<< Dersini almış da ediyor ezber >>
Aklıma illaki sen düşer,
Aklıma sevdiğin türküler.
Nefes aralarımsın sen benim
Es vermelerimsin dize başlarında
Öyle okunmaz o şiirlerimsin.
Yasak kitap,
Yasak kaset,
Yasağı öğretenimsin.
Ve tabii korkmamayı…
Memleket diyorsam ben,
Çiçek açacak bu dağlar elbet
Ve görmüyorsam bu yolda çabayı
Ne bir lütuf, ne de bir zahmet
Senin gibi sevmemdendir bu ülkeyi
Bir türkü gibi,
Bir şiir gibi,
Sen gibi seviyorum seni
Sen ki, << çağın en güzel gözlü >>
Matematik öğretmeni.
21 June 2009 13:39 |
Belirsiz |
Yorum Yok
Kaçak yaşamların hiç bilinmeyen hikayesidir mayın. Kayıt dışı bir türküdür söylenmeyen dillerde. Tütün kokar, çay kokar da illaki de kan kokar. Çaresizliktir adı; elde yok, avuçta yoktur. Son şanstır o, son şanssızlık. Yol kenarlarındaki otlar gibi büyüyecek çocuklar bırakmaktır arkada. Ağlanamayan cenazelerdir yazık ki yazık; yakılamayan ağıttır, takılı boğazlarda.
Yazının tamamını okuyun »
5 June 2009 15:14 |
Belirsiz |
2 Yorum
Gömleğini yatağının üstüne atanlardan mısınız siz? Yatağını da toplamayanlardan hani? Gömlek şahidimdir ki ben öyleyim.
“Olmuyor.” dediler bana dün. “Sen yapamıyorsun.” dediler. Bir türlü düzene girememi yerdiler benim. Oysa ne yetenekliymişim de. Yaparmışım da. En iyilerine layıkmışım da. Kötü niyetle söylemedikleri besbelli. Beni, benden çok sevdikleri, biliyorum ya besbelli.
İyi, daha iyi; başarılı, daha başarılı olmaya alıştırıldım ben. Zorlanmıyordum da, yapıyordum. Yani mükemmelim cümleleri değil bunlar. Yapıyordum işte. Farklı düşünüyordum, beynim farklı bakıyordu olaylara. Ki ben söylemiyordum bunları, etrafım söylüyordu. Söylüyorsam şimdi, anlatmak içindir durumu. Bu şeyler, konuşulacak şeyler değildir benim için. Çok utanırım bilakis.
Duymak istediklerini söyleyebilirim, gerçekten. Hatta onları şaşırtabilirim de. Lacivert toplantılarda, siyah beyaz ahkamlar kesmeyi biliyorum pekala. Kurumsal kimliğe bürünebilir şu mavi kimliğim.
Off, olmuyor işte. Bir yeteneğinin olmadığına inanmak ne kadar zor. Yani, “tamam işte, ben buyum.” diyememek ne kadar zor. Standartlaşan yaşamlarda, yetenek sayılan şeyleri kabullenmemek ne kadar zor. Biçilen giysiler dar geliyor, anlatabiliyor muyum? Geniş giysi almaya da mecalim yok, anlatabiliyor muyum?
“Düzen kur” dediler bana dün ısrarla. Düzensizliğimi yüzüme vurdular. Azarladılar beni, çok üzdüler. Yatağını topla dediler. Gömleğini as! As, şu bedenini as! Yaşam biçtiler bana dün. Zorlama dediler hiç. Bu olduğumu söylediler bana dün. Bu olmamayı oysa ne çok isterdim, bilemediler…
15 May 2009 22:44 |
Belirsiz |
Yorum Yok
Uyuşturun beni. Uyuşturun beynimi. Yoruluyorum, çok yoruluyorum.
Öyle bir uykuya dalsam oysa. Yüzyılları, binyılları biriktirerek kalksam. Bir uyku ki zamanı, insanlığa eş değer. Tüm acılarını, tüm mutluluklarını, nesi varsa onu biriktirerek kalksam zamanın. Bilmeye ve sevmeye dair ne varsa diyorum. Safi bilgi ve safi sevgi.
Sonra “o sözü” söylesem, bilgece söylesem. Bilmenin ve sevmenin o büyük sözünü. Ne olduğunu öğrenmeye yorulduğum hani. Bilmemenin acısını büyüttüğüm hani.
Evet, uyuştursanız geçer belki. Yanıyor kafamın içi, bir alev topu büyüyor. Şakaklarım zonkluyor, gözlerim kan çanağı, kanıyor.
Bir ses de olabilir hani, fısıldayan bir ses kulağıma. Ses ki kendisi aslında bir büyüdür. Ve kapılan tüm o fareler haksız değildir, o tılsımlı kavalın sesine. Bir ses olmalı evet, anlatan gerçeği. Demeliyim ki; “O ses bir büyüdür, kapıldım da biliyorum ki, o ses şimdi benim yüreğimi büyütür.”
Gece büyüyor da büyüyor. Uyuşturun diyorum beni, uyuşturun beynimi. Artık bu beden çok yoruluyor…
9 May 2009 00:33 |
Belirsiz |
Yorum Yok